Yazdır

Lokman DOĞAN

Yazar: Lokman DOĞAN. Posted in Hakkımda

7 Şubat 1984 yılında İstanbul'da doğdum. O dönemde ailem Camlıkahve semtinde ikamet etmekteymiş ve ben 2-3 yaşıma gelene kadar da orada ikamet etmişiz. Ailemin en büyük çocuğuyum ve 5 kardeşiz.

Camlıkahve'den sonra babam Bağcılar'ın Yüzyıl mahallesinde bir müstakil ev satın almış ve oraya yerleşmişiz. Yüzyıl mahallesinde geçen çocukluğum gözlerimin önüne geliverdi şimdi bunları buraya yazarken. Çünkü her ne kadar insanların kafasında Yüzyıl mahallesi ile ilgili kötü izlenimler olsa da ben çok güzel bir dönem geçirdim orada. Bu kafasında kötü izlenimleri olan kişileri kesinlikle eleştirmiyorum (komşusunun evine hırsızlık yapmaya ,üstelik gündüz vakti buna cesaret edebilen insanlarında kol gezdiği bir mekan), çünkü gerçekten asayiş açısından da düşünecek olursak çok berbat bir yerdi ancak, böyle yerlerde de unutamayacağınız, her aklınıza geldiğinde sizi gülümsetecek anılarınız olabiliyormuş ve ortam ne kadar kötü olursa olsun insan kendi karakterini belirlerken bunlardan kendisini soyutlayabiliyormuş. Yada bu başarı ebeveynlerime mi ait desem?



Neyse ilk okul eğitimime adını şu anda net hatırlayamadığım (Cumhuriyet İlk Okuluydu adı muhtemelen) bir okulda başladım ve bu okuldaki öğrenimim çok kısa sürdü. Okul evimize bayağı bir uzaktı ve evimizin daha yakınına bir okul inşa edildiği için 1. sınıfı bitirdikten sonra geriye kalan “ilk okul” öğrenimimi o yeni açılan, adı Mareşal Fevzi Çakmak İlk Öğretim Okulu'nda tamamladım. İlk Okul diye vurgulamamın sebebi o dönemlerde 8 yıllık zorunlu eğitimin olmaması nedeniyle şimdi “İlk Öğretim” isminin tanımlamasına giren 6. 7. ve 8. sınıflar Orta Okul olarak nitelendiriliyordu. 1. sınıfı okuduğum okulda ise bu Orta Okul yoktu* diye hatırlıyorum (*okul bünyesinde orta okul öğrenimi veren sınıflar yoktu). Bu ilk okul dönemimde en çok aklımda kalan etkinliğim, bir Uzak Doğu Spor Kulübü'ne gidiyor olmamdı ve gerçekten o dönemde sağladığı ayrıcalıklarıyla ve sıkıntılarıyla hayatımın çok renkli geçmesine sebep olmuştu bu spor maceram. Bu arada gittiğim kursun adını ve değerli hocamın adını burada zikretmeden geçemeyeceğim ve bu konu için ayrı bir paragraf açacağım…
 
Gittiğim kurs Kung-Fu sanatının Shao Lin dalıydı ve hocamızın adı Mehmet Çağlar'dı. O dönemde hocamın benim gözümde inanıılmaz bir etkileyiciliği vardı. Şaşılacak derecede ünlü “Rambo” karakterine çok benzerdi ve arkadaşları da ona bu lakabı uygun görmüşlerdi zaten. Bilirsiniz hep söylenir ya o karakterin kasları ilaç ve çeşitli katkılarla şişirilirdi. Ama hocamın böyle bir durumu söz konusu değildi. Vücut yapısı bire bir aynıydı. Yüzünün benzerliğini ise şöyle anlatayım Spor salonumuzun tam ortasında binanın bir kolonu vardı ve o kolonun üst tarafına kendi resminden yaptırdığı kirli sakallı bir posteri vardı hocamızın ve hemen altında da Sylvester Stallone'un kasları eşiliğindeki posteri. Bir çok arkadaşım beni salonda izlemeye ilk geldiğinde iki posteri de Sylvester Stallone'un zannederdi. Taki hocamızı ders vermek üzere geldiğinde görene dek.
 
Neyse tekrar bana dönecek olursak ilk okul eğitimimi tamamladıktan sonra tabi o dönemin farklılıklarından dolayı orta okula kayıt olmam gerekmekteydi ve babam bu konuda çok ihmalkâr davrandı açıkcası ve okulların açılmasına 1 hafta kalmışken ben hala herhangi bir okula kayıt olmamıştım. Bu durum bende çok büyük bir etki yarattı. Okul hayatım buraya kadarmıydı diye kendime sorarken kaç gecemi uykusuz geçirdiğimi çok iyi biliyorum. Ancak daha sonra ne olduysa biraz dayımın baskılarıyla biraz annemin çabalarıyla babam benim okumam konusunda ikna edildi ve okul arayışlarına geçildi. Ancak bütün okullar (devlet okulları) kayıtlarının dolduğunu söyleyerek benim kaydımı almıyordu. Her okuldan hayır cevabı geldiğinde içime yeni bir hüzün çöküyordu. “Buraya kadarmıydı?”
 
Ancak bir şekilde bu geç kalmışlığın faturasını ödemeyi göze alan babam beni özel bir okula kayıt ettirdi. Artık kolejliydim “Özel Çınar Koleji” yada diplomamda yazdığı şekliyle “Özel Çınar Lisesi” her ne kadar lise eğitimimi orada almasamda

Evet paralı bir okula gidiyordum ancak o dönemde çok iyi maddi olanaklarımız vardı. Babam haftanın 4 günü çalışır 3 günü tatil yapardı. O dönemde İstanbul””da gidilmedik piknik alanı veya balık tutma mekanları bırakmazdık. Çok eğlenceli günlerdi tabi.
 
Babam bu arada şimdi ki oturduğumuz evin arsasını satın almıştı. Yavaş yavaş inşaat faaliyetlerine girişmeyi düşünüyordu ki, gerek ortağı olan kardeşiyle yaşadığı problemler gerekse ülkenin giderek kötüleşen ekonomisi sebebiyle maddi anlamda kemer sıkma dönemlerine ufak ufak geçmeye başlamıştık. Neyse ki babam bir yandan benim okul masraflarımı bir yandan da bu oturduğumuz apartmanın ilk dairesini yaptırabilmişti ve buraya taşınmıştık. Taşındığımız yıl 98 di ve son kardeşim taşınmadan 2-3 ay kadar önce dünyaya gelmişti. Zaten taşınmamızın üzerinden 1 yıl geçmemişti ki o malum deprem felaketi gerçekleşti. Ben orta öğrenimimin son dönemlerindeydim artık. O günleri anlatmama gerek yok herhalde herkes gibi bizlerde bir süre çadırlarda kaldık falan…
 
Ancak ailemizin maddi olanakları git gide daralıyordu ve ben ortaokulumu bitirdikten sonra özel okul hayatımı noktalayıp liseyi devlet okulunda okudum. “Bağcılar Lisesi”. Bu dönemde yaşanan meşhur “Kara Çarşamba” olayı babamın olanaklarını tamamen tükettiği ve yine bu dönemde kardeşiyle yollarını ayırması sebebiyle yaşadığımız iflas… Babam bir buçuk iki yıl kadar çalışmadı bu dönemde ama inanılmaz bir hırsla çocuklarını okutmaya kararlıydı. Hiçbirimizden okulumuzu bırakıp aile ekonomisine katkı yapmasını istemedi…
 
Tabi bu dönemleride geride bıraktık. Lisede başarılımıydım değilmiydim bu konuda yorum yapmayacağım. Umarım bir kaç lise arkadaşım bu yazımı okursa bu konuya açıklık getirir.
 
Fen bilimleri bölümünde okudum liseyi (diğer adıyla sayısal) ve bitirdikten sonra bir dersaneye giderek üniversite sınavlarına hazırlandım. Gittiğim dersanede edindiğim arkadaşlarım ve onlarla olan anılarımız hayatım boyunca unutamayacağım bir tattır. O denemden kalan dostlukların (büyük bir oranda) hala devam ediyor olması bu yaşadıklarımızın derinliğini yeterince ıspatlamaya yetecektir zaten. Örneğin o dönemde tanıştığım Kenan Karabulut. Hiç ayrılmadık üzerinden onca sene geçmesine rağmen. Kazandığımız üniversiter farklı olsa da bölümlerimizin kardeşliği birazda bunda etkili oldu sanırım ama herhalde alakasız bölümlerde okumuş olsaydık ta bu dostluk devam ederdi. Sadece Kenan mı? Tabi ki hayır! Emrah, Olgun, Rıfat, Tuncay hala işlerimizden fırsat buldukça (Emrah için özel hayatından fırsat buldukça demem gerekiyor herhalde ) buluşur görüşür, o günleri yâd eder, yaşanmış olaylarımızı, her ne kadar beraber yaşamış olsakta, birbirimize anlatır ve ilk günkü tazeliğinde gülücükler saçarız etrafımıza

Üniversite hayatımda ise ismini anmam gereken bir kaç arkadaşım dışında kayda değer, hayatım boyunca unutamayacağım anılarım olmadı desem yeridir. Pek o kadar anı bırakacak gibi de değildi zaten. Çünkü henüz 1. sınıfın daha yeni yarısını geçmişken 1 Mart günü babam yaşadıklarımızın stresini daha fazla kaldıramayarak kalp krizi geçirdi ve uzun bir süre hastanede yoğun bakımda kaldı ve bir operasyon geçirdi. (By-Pass ameliyatı) (Kaldığı süre 1 ay dı ancak o bize o kadar uzun geldi ki…) Babam taburcu olduktan sonra da bir süre evde dinlenmek zorundaydı. Bu arada tabi ki bizler (ben ve kardeşlerim) bir şekilde okumalıydık. Bu sebeple üniversite hayatım hem çalışıp hem okuyarak geçti ve ayrıcalıklı olarak “Üniversite Anılarım” olmadı… Daha çok çalıştığım çeşitli sektörlerde yaşadığım iş anılarım kaldı geriye Şikayetçimiyim? Kesinlikle HAYIR…
 
Neyse bu günlük bu kadar yeter kendimi anlattığım. Biraz dinleneyim değilmi?
 
Not: Bu yazı devamı yazılarak güncellenecektir…


Smileys

:confused::cool::cry::laugh::lol::normal::blush::rolleyes::sad::shocked::sick::sleeping::smile::surprised::tongue::unsure::whistle::wink:

 1000 karakter kaldı